Skip to main content

Full text of "Makine Düşünebilir mi ve Nasıl Düşünebilir?"

See other formats


V;' ' ATATÜRK ÜNİVERSİTESİ 

ÜNİVERSİTE ÇALIŞMALARINI MUHİTE YAYMA VE HALK EĞİTİMİ YAYINLARI 

KONFERANSLAR SERİSİ, NO. I 




ATATÜRK ÜNİVERSİTESİ 
^ 1958-1959 ÖĞRETİM YILI 

HALK KONFERANSLARI 

i. 

- Emir Öngüner hususi arşivi - 








MAKİNE DÜŞÜNEBİLİR Mi VE NASrr 

DÜŞÜNEBİLİR? ' L 

Ord. Prof. Dr. CAHİT ARF 

,ü,k üniversitesinin ilk dr„ de"ifc*' 

tesıne ve onu temsil eden sayın Rektör Prof. Sabahattin Özbek’e derin 
teşekkürlerimi bu gibi ziyaretlerde mutad olduğu için değil, hakikaten 
içimden geldiğinden bildirmek istiyorum. 

Buraya gelmeden önce, birçok kimseler için olduğu gibi benim 
için de Erzurum, halkının kahramanlığı ile, tarihi ile, gelip görenlerin 
anlattıklaıı ile efsanevi ve biraz da hayalı bir şehirdi. İlâve edeyim ki 
buraya geleli beri bütün realitelerine rağmen Erzurum benim için 
hayalî bir şehir olmaktan çıkmadı. Bunun sebebi belki de Erzurumu 
gelecekte olmasını istediğim şekilde görmemdir. 

Erzurumu çok eski bir kültür merkezi olma vasfını modern mâna¬ 
da kazanmış olarak görmek istiyorum. Bunun böyle olması için esas 
şart olan bilgiye susamak, buraya gelmeden de, geldikten sonra da 
duyduğum, tekrar duyduğum müşahede oldu. Bu fikir Erzurum at¬ 
mosferine öyle yayılmış ki her yerde, her jestte, her bakışta bu hisse¬ 
diliyor. Bu büyük iştiyak muhakkak benimle ve belki de hepimizin 
olan bu hayali hakikat yapacak, Erzurum onbinlercc yerli ve yabancı 
talebe ile dolacak, laboratuarları, araştırıcıları ile bütün dünyada 
tanınacaktır. Bunun böyle olmaması için hiçbir sebep yok; Erzurum un 

çok yakınında böyle bir misal var: Tiflis. Onlar yapıyor da biz ne 
den yapamıyalım? Bunu yapmak için aklımız, sıhhatimiz > er | n 
Fakat daha mühimi Garptaki büyük şehirlerimizde uyuklayan, belki 
yok olan sadece muhtevasız bir lakırdı halinde soysuzlaşan ı ea 
burada mevcut ve ikibin metre yükseklik iklimi bunu belki de daha 

uzun uzun seneler yaşatacaktır. , • j 

Bu mevcudiyetini müşahede ettiğimiz °& rc ”™ c ^ j ara bir 

alizm bir Üniversite yaratmağa tabiatiyle kâfi degı ı • 







ga CAHİT ARF 

bilgi merkezini doğuran müessir kuvvetler gözü ile bakacak olursak, 
tıpkı su kuvveti ile işleyen bir değirmende olduğu gibi bu müessirleri 
gayeye götürecek kanallar gereklidir. Bu konferanstan maksadım bu 
kanalların ehemmiyetli gördüğüm bir tanesi olan, pozitif zihniyet 
hakkında konuşmaktır. 

Vaktiyle gerek okumuşlarımızda, gerekse okumamışlarımızda, 
okumuşlarımızda daha bariz olmak üzere şöyle bir zihniyet hâkimdi: 
alışageldiğimiz olaylar dışında bir durumla karşılaştığımız zaman bu 
durumu akl-ı selimimizle anlamak ve durum karşısındaki davranışımızı 
bu anlayışa göre tertiplemek âdet değildi. Âdet olan ilmi derindir 
diye bellediğimiz bir kimseye, bir hocaya müracaat edip davranışı¬ 
mız hakkında onun tavsiyesini almak ve ona göre hareket etmekti. 
Durumu akl-ı selimimizle anlamak, kararlarımızı ona göre vermek 
hususunda âdeta kendi kendimize güveniyorduk. Bilgisi derin hocadan 
beklediğimiz de akl-ı selimimizi işletmek hususunda bize yardım etmesi 
değildi. Zaten böyle bir şey yapmağa kalksa ilmine güvenimiz sarsılırdı. 
Tavsiyesini, izahlarını desteklemesi için ondan beklediğimiz şey eskileri 
zikretmesi idi. 

Bu zihniyetin kalıntılarına bu gün de elbise değiştirmiş olarak 
pek çok rastlamaktayız. Okurlarımız arasındaki münakaşalar çok defa 
münazara mahiyetindedir. Maksat karşısındakinin fikrini anlamak 
veya kendi fikrimizi anlatmağa çalışmaktan ziyade onu mat etmektir. 
Bu hususta kullanılan vasıtalardan biri ilmi derin kimseleri zikret¬ 
mektir; yalnız şu farkla ki bu günkü ilmi derin kimse garplı bir ilim 
adamıdır. Bu ilim adamı belki de eskilerin istinad ettikleri Ortaçağ 
filozoflarından, din adamlarından daha güvenilebilecek membalardır. 
Fakat benim işaret etmek istediğim husus kendi akl-ı selimimize olan 
güvensizliğimizdir. İlmi derin adamların mütaleaları tabiatiyle kul¬ 
lanılacaktır, fakat bunlar netice olarak değil akl-ı selimimizi işletmek 
hususunda kullanılmalı ve neticeyi aklımız vermelidir. 

Aynı zihniyetin bir başka tecellisi Garplıya, Garplının yaptığı işe 
olan aşırı güvenimizdir. Eskinin ilmi derin olan hocasının yerine bugün 
âdeta Alman veya Amerikalı kaim olmuştur. 

Bilgiye olan iştiyakımızın kendine bir yol bulması kanaatimce akl-ı 
selime güvencin yayılmasına bağlıdır. Bu güvençle kasdettiğim şey 
körü körüne kendi aklımızı beğenmek değildir. Bu daha ziyade bir 
nevi acizdir. Hiçbir şeyi anlamadan kabul edememek, yapamamak, 
anlamadan öğrenememek, bilmemekten ziyade anlamamaktan acı 




MAKtNE DÜŞÜNEBİLİR Mİ? 


93 


duymak ve samimî olarak anlamağa çalışmak.,,- a , 
fiğim şeyin mahiyetini sezdirmek i, i n askeri-’- Anlamaktan kasdet- 
nazar-ı dikkatimi çeken bir hususu söyliyeyim Yeddc sT^ı Zaman 
bir talim bataryast vardt. Bu bataryay, X'kulî^ Subay ? kulunda 
namzetlerine topların nastl işlediklerini gösteriyodlrd,.^Bu eÎrin 
bazdan orduya okuma yazma bilmeden gelmişlerdi. Buna rağm n 
toplarm muhtehf parçalanntn işleyişini, ölçü âletlerinin yap " 
heps. de yüksek okul mezunu olan yedek subay namzetlerinin bazn 
arından daha doğru ve kolay anhyorlard,. Sebebi zannedersem su idi- 
Okullarımızda maalesef halâ mevcut olan anlamadan belleme imkâni 
bu yedek subay namzetlerine yeni ve karışık görülen hâdiseleri daha 
önceden tanıdığımız ve basit bulduğumuz hâdiselere ayırmak, tahlil 
etmek hassalarını kaybettirmiş, buna mukabil köyünden gelen er, 
her insanda tabii olarak mevcut olan bu hassayı kaybetmemişti. 
\ üksek okul mezunu olan yedek subay namzedi yanlış bir tedris siste¬ 
minin neticesi olarak muhtevalarını kaybetmiş kelimelerle âdeta 
birazdan bahis konusu olacak olan makineler gibi düşünebiliyor, 
buna mukabil er zaten pek iyi bilmediği kelimelerle değil, daha yakın 
olduğu hâdiselerin kendileriyle düşünüyordu. 


Lüzumuna kani olduğum bu akl-ı selime güvenç, yine kanaatimce 
umumî olmalıdır. Vali böyle düşünmelidir, avukat böyle düşünmeli¬ 
dir, nalbant ta böyle düşünmelidir, çocuklarımız böyle düşünmelidir. 
Ancak böyle bir âdet edindiğimiz takdirdedir ki öğrendiklerimize yeni¬ 
lerini katabilenlerimiz çıkar. 


Karışık gördüğümüz hâdiselerin veya tertiplerin bir çoklarını 
anlamak hiç te zannedildiği kadar güç değildir. Bu konferansta bunun 
bir misalini vereceğim. Ancak şu hususu önceden kaydetmeliyim : Birçok 
hâdiseler veya tertiplerin anlaşılması işi, bir merdiveni çıkmağa ben 
zetilebilir. Bir basamağı çıkmak kolay bir iştir, fakat bin basamağın 
çıkılması işi bir hayli ter dökmeğe mütevakkıftır. Aynı şekilde arp 
ilim ve tekniğinin meydana getirdiği işlerin esasını anlama ıç § 
altımızda Garplıda mevcut olduğunu tevehhüm ettiğimiz ^ ‘ 
zekâya ihtiyaç yoktur. Garplının akl-ı selimine olan 
başka ikinci kerameti bu anladığı esaslar, birbirine “k^y 
merdiven basamaklarını birer birer çıkmak USU .*“. k mlz tem j„ 
sabır, azim ve sebattır. Bize bu sabrı, bilgi) e olan ş , 

edecektir. 




Anlamak, hakikaten anlamak için acele etmemek lüzumunu 
gösteren şu hikâyeyi nakledeyim. İlk radyo vericisini yaptığı kabul 
edilen Marconi İngilterede bir davette bulunuyor. Orada bulunan 
bayanlardan biri kendisine telsiz telgraf muhaberesinin nasıl yapıldı¬ 
ğını soruyor. Marconi de kendisine bir havuzun bir kenarına atılan 
bir taşın tevlit ettiği dalganın yayılması ile havuzun diğer ucunda 
taşın atıldığının farkına varılabileceğini ve başka başka fasılalarla 
havuza atılan taşların havuzun diğer ucuna işaretler gönderebileceğini 
söyliyerek anlatmağa başlamış, fakat aceleci olan bayan “hâ anladım” 
diyerek ahbaplarına telsiz telgrafı şöyle anlatmış: Meselâ îngiltere ile 
New York arasında telsiz telgrafla muhabere etmek için Atlantiğe 
İngiliz sahillerinden taşlar atılır ve bunların tevlit ettikleri dalgalar 
New York’ta kaydedilir. Sonra bunlar yapılan bir anlaşmaya göre 
kelimeler olarak mânalandırılır. İngiliz bayanının burada sabırla 
Marconi’yi dinlemesi ve adıgeçen havuzun eter denilen boşluk ha¬ 
vuzu, taşların da antenden bu boşluğa atılan elektrik darbeleri 
olduğunu anlaması lâzımdı. Ancak bu onun bir iki saat dikkatini teksif 
etmesine mâl olacaktı. 

Şimdi anlaşılması güç olduğunu zannettiğimiz şeylerin biraz 
dikkat, biraz da bilgi yardımı ile anlaşılabileceği hakkındaki misale 
gelelim. İkinci Dünya Harbinden sonra gazeteler, radyolarda müs¬ 
pet ilimlerin yarattığı üç mucizeden bahsedildi ve edilmektedir. 
Bunlar atom enerjisinin elde edilmesi, duruma göre kararlar veren ve 
bu kararlara uygun işler yaptıran düşünen makineler, diğer tabiriyle 
elektronik beyinler ve nihayet fezaya fırlatılan âletler, yani sun’î 
peyklerdir. Gazeteler, radyolar ve dergilerden edindiğimiz intiba 
bunların akıl erdirilmez şeyler olduğu ve bunlara yalnız Amerikalılar, 

İngilizler, Almanlar tarafından akıl erdirilip yapılabileceği, bize de 
sadece hayretle vay neler varmış demek düşeceği mahiyetindedir. 

Misal olarak, ikinci yani düşünen makineleri ele alıp bunun hiç 
te böyle olmadığını görelim. 

Düşüncenin elle tutulabilen, gözle görülebilen tecellisi değişik 
etkilere değişik mukabelelerin görülmesidir diyebiliriz. Meselâ bir 
insan kendisine söylenen değişik sözlere, yani maruz kaldığı değişik 
etkilere değişik sözlerle mukabele eder ve bu mukabeleler o insanın 
düşündüğünü gösteren tezahürler olur. Bu tarzda davranış gösteren 
ve bir bakıma düşünen basit makineler sizin Erzurum’daki hayatınıza 
girmiştir. Meselâ bir zilli saat böyle bir makinedir. Saate meselâ beni 









MAKİNE DÜŞÜNEBİLİR Mİ? 

95 

saa t dörtte uyandır diyorsunuz, tabiî saate bunu kendi dili i. 
vorsunuz, yan. arkasındaki ibreyi dörde getiriyorsunuz, saadet 
ceva bını kendi dil. ile veriyor, yani dörtte zilin nefesi tükenincev 
kadar , veya sız uyanıp ta saate anladım deyinceye, yani düğmesine 
basınca\ a kadaı çalmak suretiyle cevap veriyorsunuz. Ama diyeceksiniz 
ki ben bu işi bekçiye söylesem bekçi saat dörtte kapıma vurduğu gibi 
uyanmadığımı müşahade ederse başka vasıtaya müracaat etmeyi 
düşünerek beni tartaklayarak da uyandırır. Zilli saat ise bunu düşün¬ 
mez. Fakat zilli saatte de bir tertip ilâve etmek suretiyle onun da uyan¬ 
mamamız halinde başka vasıtaya müracaat etmesini, meselâ başımıza 
bir bardak su boşaltmasını temin etmek kabildir. Yine bu mahiyette 
düşünen makine misali her gün kullandığımız otomatik telefondur. 
Telefonun kulaklığını kaldırıyorsunuz; bu, makineye kendi dilince 
konuşmak istiyorum demektir. Makine size kendi dili ile düüt diyerek 
hazırım kimle konuşmak istiyorsun diyor, siz cevap veriyorsunuz. Bay 
Hasan’la görüşmek istiyorum diyorsunuz; ancak makinenin dilinde 
Bay Hasan’ın ismi çevirdiğimiz numaradır. Makine size ya gırr 
diyerek çağırıyorum diyor, yahut ta düüt düüt düüt diyerek işi var, 
görüşemez diyerek cevap veriyor. 

Şimdi belki de haklı olarak bu iki misalin her ikisinde de makina- 
nın yaptıklarına basit te olsa düşünme gözü ile bakamayız, bunları 
olsa olsa reflekslerle mukayese edebiliriz diyeceksiniz. Fakat işte size 
bir hesap meselesi ile bir miras meselesini çözen birer makine misali. 

i — Benim ilk okula gittiğim sıralarda hesap dersinde zor addedi¬ 
len ve ancak iyi öğrencilerin çözebildiği zor bir mesele şu idi. Bir kü¬ 
meste tavuk ve tavşanlar karışık olarak bulunuyorlar. Kümeste 
başlar 510 tane olarak sayılıyorlar, ayakları ise 1420 tane çıkıyor, ve 
hayvanlardan kaçının tavşan, kaçının tavuk olduğu soru uy or * 

Bu soru karşısında düşünen çocuğun mukabelesi şu o uyo 
başa ikişer bacak taksak 2X510= 1020 tane bacağı yer e§ ır ™ § . 
cağız. Bu takdirde elimizde 1420 1020 = 4 OÜ tan f?^ m 200 

bu Ocaklar, evvelce ikişer bacak taktığımız 5 *°^^ hayvan ı arın 
tanesine ikişer ikişer ilâve olarak takabil * \ , i ' 0 tanesi, 

tam 200 tanesi dört bacaklı, yanı tavşandır, geriye öğret- 

lkl baca kh, yani tavuktur. Bu şekilde cevap geçektir. Şimdi aynı 
men doğru muhakeme ediyor diyerek ıyı n ermes i gereken bir 

İŞİ yapan ve binaenaleyh öğretmenin iyi no 
makinayı imal edelim. 





CAHİT ARF 


Şekil T de A ve B ile gösterilen kısımlar huni şeklinde birer kap, 
içlerinde görülen yuvarlaklar da bilyalar olsunlar. A’ daki bilyalar 
başları, B' dekiler de ayak çiftlerini göstersin, bu iki huninin ağızlarına 
birer turnike yerleştirelim ve turnikelerin mihverlerini de taksimetre¬ 
lerdeki gibi sayıcıya bağlamış olalım. Yalnız bu sayıcılar da zilli saat- 
lerdekine benzeyen birer tertiple, ayarlayabileceğimiz birer sayıda 
bir mandalın düşerek turnikelerin kilitlenmesini temin edelim. Meselâ 
A’da ki sayıcıyı 510’a, B’ dekini de 710’a ayarladığımız zaman A’daki 
turnike 510 tane başı, B’deki de 710 çift yani 1420 tane ayağı geçir¬ 
dikten sonra kapansınlar. Bu suretle makineye çözeceği meselede 510 
başla 710 çift ayak bulunduğunu söylemiş olacağız. Şimdi A’daki 
bilyalardan 510 tanesi, B’ dekilerden de 710 tanesi altlarındaki A' ve 
B' hunilerine geçmiş olsun. Yalnız A ve B’nin turnikelerini A' ve B' 
turnikelerine o suretle bağlamış olalım ki A ve B’nin turnikeleri kilit¬ 
lendiği zaman A' ve B' ninkiler açılsın. Bu suretle makine kendisine 
verilen malûmatı aldıktan sonra kendi kendine şimdi düşünelim diye¬ 
cektir. A'nün turnikesi üzerinde bilya bulunduğu zaman şekilde görül¬ 
düğü gibi A' ve B' nün turnikelerinin mihverleri birbirlerine geçmiş 
bulunsun. Aksi halde de bu mihverler birbirlerinden ayrılsın. Buna 
mukabil de B'nün mihveri üzerinde bulunan bir dişli çember, tavşan 
sayıcısı diye gösterdiğimiz bir sayıcının dişli çemberine geçsin. Şimdi 
A' hunisinin altındaki A" hunisinin turnikesine gelelim. Bu turnike 
A' de bilya bulunduğu müddetçe kilitli bulunsun, üstelik mihveri de 

l f^ llya , b , UİUD / UğU mÜdde,Çe tav?an avcısına geçmiş bulunsun. 

B de bilya kalmadığı zaman da tavuk sayıcısı diye gösterdiğimiz sayıcı¬ 
nın mihverine geçmiş olsun. Şimdi makinenin kendi kendisine düsüne- 
hm dedıg! undan itibaren ne yapacağını görelim. Bu andan itibaren A' 
vc B huniler, ikişer ikişer aşağıya inmeğe başlayacak ve bu A' boşalın 
caya kadar devam edecektir. Yani makine her basa h,Y t u 
takacaktır. A' boşalıp ta B' de 200 tane bilya kaldİ. anrt/', 
hem A "nün turnikesi açılacak, hem tavşan sayıcısı islLm' k” 1 . tlbaren 
ve hem de B'de kalan 200 bilya ile A" daki e: 10 h'l ^ başlayacak 
ikişer ikişer birlikte düşmeğe başlayacaktır. Yani ^ak^ 2 °° tanesi 
200 ayak çiftini evvelce birer ayak çifti taktığı başlarda ^ ^ artan 
takmak suretiyle 200 tane tavşan bulunduğu neti 2 °° lanesine 
B'nün boşaldığı andan itibaren de A "nün turnikesi Tav^ Varaca ^ tlr * 
geçecek ve makine tavuk olarak geriye kalan 310 bil^ 1 ** Sayıcısına 
2. Şimdi şu miras meselesini çözen makinava Sayacak tır. 


un 







MAKİNE DÜŞÜNEBİLİR Mt? 

k i 1 de a> bo mn^ ^lasîye) e' buîun S u n § '^ °‘ SUn " §U 

Oğullarından biri yaşıyor, 
biri Ölmüş ise 
ikisi de ölmüş ise 

İkisi de yaşıyor, evlilik ve yüksek 
tahsil durumları aynı ise 

İkisi de yaşıyor ve fakat evlilik 
ve yüksek tahsil bakımından 
durumları farklı ise 


Mirasın tamamı yaşayana 
Mirasın tamamı Kızılaya 


Miras ikisine yarı yarıya 

\ tiksek tahsilli olanın payı yüzde 
20 kadar artacak, diğerininki yüzde 
20 kadar eksilecek, evli olanın payı 
yüzde i o kadar artacak, diğerininki 
yüzde ıo kadar eksilecek. 

Bu vasiyetnameyi tatbik eden şahsın şu altı sorunun cevaplarını 
tvet veya hayır oluşlarına göre kararını vermesi gerekir. 

1 —Ali yaşıyor mu? 0,50 

2 — Veli yaşıyor mu? 0.50 

3 — Ali yüksek okul mezunu mu? 0,20 

4 — Veli yüksek okul mezunu mu? 0,20 

5 — Ali evli mi? 0,10 

6 — Veli evli mi? 0,10 

İlk iki sorudan birinin veya her ikisinin cevabı hayır olması 
hallerinde vasiyetnameye uygun kararların şunlar olacağı âşikârdır: 


Her iki sorunun cevabı hayır ise Miras Kızılaya 

Yalnız birincinin cevabı hayır ise Miras Veli’ye 

Yalnız İkincisinin cevabı hayır ise Miras Ali’ye 

gidecektir. 

Birinci ve ikinci soruların cevaplarının her ikisi de evet ise 
durum biraz daha karışık olur; her şeyden evvel diğer dört soru¬ 
nun sorulması gerekir. Alınacak cevaplara göre karar vermek için 
vasiyetnameye uygun olarak şu kaidenin tatbiki gerekmektedir: Bir 
sorunun cevabı evet ise o sorunun karşısındaki sayı soruda adı geçenin 
hissesine eklenir, diğerinden çıkarılır, meselâ 3 evet, 4 hayır, 5 hayır, 
h evet ise karar şu olacaktır : 



9 8 

Cevaplar 

CAHİT ARF 

Ali’nin hissesi 

Veli’nin hissesi 

3. Evet 

+ % 20 

— % 20 

4. Hayır 



5. Hayır 



6. Evet 

— % 10 

+ % 10 


+ % 50 

+ % 50 


% 6o 


% 4 ° 


Tabiî bu hesabı yaparken sadece Ali’nin hissesini hesaplamak, 
Veli’nin hissesi olarak ta Ali’ninkinin yüzde tamamlayıcısını almak 
kâfidir. Ali’nin hissesi bakımından sorulan soruların değerleri miite- 
kabilen: 


3 ün 

4 

5 

6 


55 


55 


55 


55 


55 


değeri = + % 20 
= — % 20 
= + % 10 
= — % 10 

dur. Buna göre aynı şartlar altında aynı cevapları veren bir âleti 
birkaç ampul ve bir de pil yardımiyle Şekil 2’deki şemaya göre yapa¬ 
biliriz*). 

* # 

Bu âlette sorular hizalarındaki küçük karelerin E = evet veya 
H = hayır hizasına getirilmesiyle cevaplandırılır. Âlet de kararını on 
tane lâmbasından birini yakmak suretiyle bildirir. Kararın âletin 
dilinden dilimize tercümesi yanan lâmbanın altında yazılıdır. 

Çok basit makinelerin bile muhakeme yürütebileceği hakkında 
vermiş olduğum bu iki misalin sizi pek tatmin etmediğini tahmin edi¬ 
yorum. Bunun sebebini incelemeden önce şunu kaydedelim ki, bu iki 
misal basitliklerine rağmen beynimizin iki esas işleyiş tarzı hakkında 
iyi birer nümune teşkil etmektedirler. Bunlardan birincisinde alınan 
malûmat ile bunlardan çıkarılmak istenen netice arasındaki bağların 
benzerlerini hayalimizde kuruyoruz ve netice hayalimizdeki netice 
oluyor. Bu halde vermiş olduğumuz makine şeması da bu benzerliğin 
maddî bir realizasyonudur. Bu çeşit düşünmeğe “benzerlikle düşünme”, 
bu tarzda düşünen makinelere de yerleşmiş tabiri ile “analog makine¬ 
ler” denir. 

İkinci halde ise yürütülen muhakeme tarzında verilmesi mümkün 

* Bu misal Eniac adlı bir Amerikan oyuncağından alınmıştır. 
















MAKİNE düşünebîlîr Mt? 99 

r gözönüne alınır (Şekil 2 ’deki lâmbalar veya 
lâmbaların altında yazılı olan miras dağılışları) 


j T 1- 1 % \ .ıvaıaı uıuı ^ıvıaKinc- 

vanan amba). Bu tarzda muhakemeye “yoketme (elimination) 
volu ile muhakeme” ve bu tarzda işleyen makinelere de yerleş¬ 
miş tabiriyle “dıgıtal makineler” denmektedir. 

Şimdi bu vermiş olduğum iki misali belki de haksız olarak neden 
tatmin edici bulmadığınızı ve bu hususta daha tatminkâr kabul ede¬ 
ceğimiz makınaların hangi şartları haiz olmaları icap ettiğini arayalım. 
Bu iki misalin her ikisinde de göze batan kusur her ikisinin de yalnız 
birer meseleyi çözebilmeleri ve hattâ hakikatde bizim çözdüğümüz 
birer meselenin çözülmesi işini istenilen ânda tekrarlamalarıdır. 
Bundan başka birinci misaldeki makina, beynimizle kıyaslanmayacak 
kadar yavaş işlemekte ise de İkincide bu kusur yoktur. Ve hattâ lüzumlu 
malûmatı aldıktan sonra neticeyi beynimizden daha çabuk ve hemen 
hemen ânî olarak vermektedir. Şunu da kaydedelim ki bir makinanın 
cevaplandırabildiği meselelerin sayısını birden meselâ onbine çıkan¬ 
sak bile, bu makine yukardakiler gibi sadece bizim makineyi yaparken 
çözmüş olduğumuz problemleri çözüyorsa ona yine de bir nevi sun’î 
beyin gözü ile bakamıyacağız. Bu sefer diyeceğiz ki bizim beynimiz 
evvelce hiç karşılaşmadığı problemleri çözüyor veya hiç değilse bize 
öyle geliyor. Halbuki bu makinede böyle birşey yok. Zannediyorum ki 
insan beyninin karakteristik vasfı yeni, daha doğrusu yeni olduklarına 
zahip olduğumuz durumlara intibak edebilmesidir. Şu halde şimdi 
anlamak istediğimiz husus şu olacaktır: İntibak kabiliyeti olan, yani 
makina yapılırken düşünülmemiş olan problemleri de çözebilen bir 
makina yapılabilir mi? ve nasıl yapılabilir? 

Bu soruyu incelemek için beynimizin nasıl işlediğini üstünkörü 
bir gözden geçirelim: 

A) İlk önce bir soru tespit edilir. Bu haricî bazı tesirlerin meselâ 
söz veya müşahedelerin bir nevi kayıt işidir. Bu işin beynin belli bir 
yerinde yapıldığını kabul edelim. Hakikatte böyle bir yer yoksa bile 
bunun şu anda hiç bir ehemmiyeti yoktur. 

B) ön hafızaya kaydedilen bu müessirler bir nevi tasnif yerini, 
başka bir adla bir kontrol merkezini harekete geçirir ve bu merkez 


hafıza dediğimiz bir nevi bilgi deposundan müessirlerle ilgili bilgilerin 




100 


CAHİT ARF 


kopyalarını ön hafızaya gönderir. Hafızadan ön hafızaya gelen bu 
bilgiler arasında bazan şöyleleri de vardır: Filân adama sormalı veya 
filân kitaba bakmalı. Bu suretle başka insanlar veya kitaplar hafıza¬ 
mızın birer yardımcısı olarak beynimizin haricî bir parçasını teşkil 
etmiş olurlar. Bu haricî parçaya yardımcı hafıza diyelim. 

C) Ön hafızada toplanan bilgiler mantıkî hesap veya benzerlik 
yolu ile verilen bilgilerden yeni bilgiler çıkaran bir cihazın kontrol 
merkezi tarafından seçilen yerlerine giderler ve orada bir nevi dönüşüm 
(transformation)’e maruz kalırlar. Bu dönüşümün neticesi sorunun 
beyin tarafından verilen cevabıdır. 

D) Cevap yine kontrol merkezinden geçerek bir taraftan bir neşir 
organımız vasıtasiyle harice intikal eder, bir taraftan da hafızamıza 
kayd olur. 

Hakikatte beynin işleyiş tarzı bu kaba şemaya nazaran çok, pek 
çok daha karışık olabilir. Bununla beraber beynimizin bazen bu tarzda 
işlediğini kabul edebiliriz. Bu itibarla beynimize benzetmek isteyece¬ 
ğimiz bir makinede Şekil 3’te görülen parçalar bulunmalı ve bu parça¬ 
lar arasında şekilde okla gösterilen irtibatlar bulunmalıdır. 

Bu makine tabiî olarak ancak belirli tipte bir takım tesirleri 
alıp kaydedebilecek ve onları dönüştürüp neşredebilecek ve hafıza 
kısmında kaydedebilecektir. Alıp üzerinde işleyebileceği tesirlerin 
hey’et-i mecmuasına makinanın alış dili, neşir cihazındaki tezahürlere 
de makinenin neşir dili diyelim. Bizim beynimizin alış dili kelimeler¬ 
den, kelimeler de harflerden teşekkül etmektedir. Şu halde beynimizin 
alıp dönüştürebildiği tesirler 29 harfin fasılalarla dizilişlerinden 
ibarettir. Meselâ “sokağa çıkacağım, fakat hava bulutludur” cümlesi 
böyle bir tesirdir. Beyin bu tesiri hafızasındaki bilgiyle birleştirin 
şuna dönüştürüyor: “Şemsiye almalıyım”. Burada görülüyor ki 
beynimizin daima yeni problemler çözebilmesinin sebebi 20 harfin 
çok büyük sayıda sıralandırılışlarını tesir olarak kabul edebilmesi 
yani anlaması ve bunlar, hafızasındaki diğer bilgiler, yani müessiri 
yardımıylc mantık kaidelerine göre dönüştürebilmesidir. Ş um , da 
hatırlatmış olayım kı dilimizin zenginliği harflerin savısı ile alâkalı 
değildir. Sadece ıkı harf kullanmış olsaydık, yine de av n, 1 ‘ a 

zengin bir dil elde etmiş olurduk. Meselâ harf olarak o , ı 

kullandığımızı farzedelim. Alfabedeki harfler yerine- ’ §aretlennı 


l 




îonould . 











MAKİNE DÜŞÜNEBİLİR Mt? 


A =00000 B =00001, C=oooıo, D-ooom, 

001 IO, —001 II, 1 =01000, J =01001, 

M—01100, N=oı 101, O=oıııo, P=oun, 
r=IOOIO, U=IOOII, V=I0I00, Y=IOIOI, 

U—IIOOO, 1=11001, Ğ=IIOIO, Ç=II0II, 


E=ooıoo, F=ooıoı, 
K=oıoıo, L=oıoı 1, 
R =10000, S=ıoooı, 

Z=ioiio, ö=ıoıır, 
Ş=iioi 1 


işaretlerim koymak suretiyle her kelimeyi bu 0,1 işaretleriyle yazmış 
° ^ rUZ * ^ lnacna leyh 0,1 işaretlerinin bütün sıralanışlarını tesir olarak 
RabU < ; debllen vc bu tesirleri mantık kaidelerine benzeyen kaidelere 
göre dönüştüren bir makinenin dili en az bizim dilimiz kadar zengin 
olacaktır. 


Hakikatte böyle bir makine o,ı işaretlerinin bütün sıralanışlarını 
birbirinden farklı tesirler olarak alamıyacaktır. Makinenin büyüklüğü¬ 
ne göre verilen sıralanıştaki o,ı işaretlerinin sayısı çok büyük olduğu 
takdirde bu sıralanışı tesir olarak alamıyacak, daha doğrusu eksik ola¬ 
rak alacaktır, fakat insan beyni de öyle değil midir; meselâ 2000 keli¬ 
melik bir cümleyi anlayabilecek bir insan bilmiyorum. 

Şimdi hâlen elektronik beyin adı altında yapılmakta ve kullanıl¬ 
makta olan, dilleri de 0,1 işaretlerinin sıralanışlarından teşekkül eden 
makinelerin yapılışlarındaki çok basit olan esasları anlamağa çalışalım. 

Bir elektrik düğmesinin hepimizin bildiği gibi iki durumu vardır; 
ya ceryan geçirecek durumdadır, yahut değildir. Ceryan geçirecek du¬ 
rumda olmasına 1 işareti, geçirmeyecek durumda olmasına da o işareti 
işareti gözü ile bakabiliriz. Şu halde makinanın ön hafıza dediğimiz 
yerinde meselâ ıoo’den fazla elektrik devresi varsa ve bunlardan 
meselâ 100 tanesi makine üzerindeki 100 düğmeye bağlı ise, bu 100 
düğmeyi çevirmek suretiyle makineye 100 işaretlik bir kelime veya 
cümleyi söylemiş oluruz. Makine de bunu kaydetmiş ve anlamış olur. 
Şimdi sıra makinenin bu aldığı işaret tesiri ile hafıza dediğimiz kısım¬ 
daki bilgi yani cümlelerden bir kısmını ön hafızaya göndermesine geli¬ 
yor. Bunun için ilk önce hafıza dediğimiz kısım hakkında bir fikir 
edinelim. Hep bildiğimiz gibi bir demir çubuk üzerine bir tel sarılıp 
içinden ceryan geçirilirse çubuk mıknatıslanır ve demir parçalarını 
çeker. Şimdi Şekil 4’te görülen elektrik devresini gözönüne alalım. 

Şekil 4’te hafıza diye ayrılmış bölgede A ve B harfleri ile gösterilen 
kısımlar üzerlerine tel sarılmış iki demir çubuktan ibarettir. Bu iki 
demir çubuk arasında D harfi ile gösterilen kısım, sağma soluna birer 
bakır levhacık takılmış bir demir parçasıdır ve bu demir parçası A ile 





102 


CAHİT ARF 


B arasında serbestçe gidip gelebilmektedir. D demir parçası B y C 
yapışık olduğu zaman H ile gösterilen elektrik devresi o’da, D demir 
parçası A’ya yapışık olduğu zaman da H devresi i ’de olur. A çubuğunun 
üzerine sarılı olan tel kontrol merkezine bağlıdır ve kontrol merkezi¬ 
nin bu tele ceryan verip vermeyişine göre D demir parçası A’ya gelir 
veya B’de kalır. Bundan sonra kontrol merkezinden gelen ceryan 
kesilse de D yerini değiştirmez ve böylece H devresine o veya i işa¬ 
retlerinden biri kaydedilmiş ve orada muhafaza edilmiş olur. Bu izah 
etmiş olduğumuz âlete bir röle, H devresine de bir hafıza elemanı 
denir. Hafıza dediğimiz cihazın bu şekilde tertiplenmiş binlerce H 
devresinden terekküp ettiğini farzedelim. Böylece hafıza binlerce o 
veya i işaretinden ibaret bilgiyi muhafaza edebilecektir. Bütün hafıza 
elemanlarının B çubuklarına sarılı olan devrelere bir S düğmesi ile 
kumanda ediliyorsa, S düğmesine basmakla hafızaya bütün bilgisi 
unutturulmuş, hafıza elemanlarının hepsi sıfıra getirilmiş olur. H 
devresinin uçları şekilde görüldüğü gibi kontrol cihazına gitmektedir. 
Kontrol cihazında bu devrenin uçları yine bir takım rölelerle, H’deki 
bilginin ön hafızadaki soru ile alâka şekline göre ön hafızadaki yeni 
bir röleye ceryan verir veya vermez ve böylece hafızada bulunan ve 
ele alınan soru ile ilgili olan bilgilerin kopyeleri ön hafızaya getirilmiş 
olur, ön hafızada böylece toplanmış olan bütün bu işaretler dizisinin 
devreleri yine kontrol cihazından geçerek mantıkî hesap cihazına gide¬ 
rek orada yine röleler vasıtasiyle yeni bir takım devreleri açar veya 
kaparlar. Bu açılar veya kapanan devreler de sorunun mantık kai¬ 
delerine göre dönüştürülmüş şeklini, yani makinanın soruya cevabını 
teşkil eder. Makinanın neşir organı da bu cevabı, meselâ yukarıda 
vermiş olduğumuz alfabeye göre bir yazı makinesinde bizim dilimize 
çevirerek yazdırır. Mantıkî hesap cihazının aldığı işaretleri hakikaten 
mantık kaidelerine göre dönüştürebileceğini anlatmak için şu üç mantık 
işleminin röleler yardımiyle yapılabileceğini göstermekle iktifa edelim : 

A veya B doğru ise C de doğrudur. 

A ve B doğru ise C de doğrudur. 

A, B’nin aksidir, yani A doğru ise 

B yanlış, A yanlış ise B doğrudur. 

Şekil 5’te A, B, C ifadeleri birer elektrik devresi ile temsil edil¬ 
mişlerdir. Bir devrenin kapalı oluşu tekabül eden ifadenin doğrulu¬ 
ğunu, açık oluşu da yanlışlığını göstersin. Bu suretle Şekil Vteki üc 
şemanın verilen Uç mantık işlemini temsil ettikleri kolayca görülür 










MAKİNE DÜŞÜNEBİLİR Mİ? 


103 


cok Ian 't h ‘ î' Ce an atmı S bulunduğumuz düşünen makinelerden 

ma m e^. P Ve matematik Pimleri çözenler araş- 

kuHanZk I u" Uraf ' ndan tCndİ HUSUSÎ yapılmakta ve 

ü • C < J l§u glbl rur kıyede de mümessili bulunan I. B. M. 
muessesesı tarafından da ticarî maksatla yapılmakta ve kiralanmakta- 

(r advrJ 1 TV V CF , C , mı knatıslı röleler yerine elektronik lâmbalar 
[ u } , ard r kl ambalar ) ihtiva eden devreler ve ses alıcı âletlerde 
u anılmakta olan tel’e benziyen parçaların kullanılmasiyle maki¬ 
nenin azı işleri insan beyninden çok daha çabuk yapması sağlanır. 

Görülüyor ki zamanımızın harikalarından biri olan bu makine¬ 
lerin anlaşılması için şeytanî bir zekâya hiç te ihtiyaç yoktur. Sadece 
akl-ı selim kafidir, fakat yine konuşmanın başında belirttiğim gibi, 
her işte olduğu gibi burada da makineyi teferruatı ile birlikte tasarla¬ 
mak ve yapmak için bitmez tükenmez sabır ve sebat ve bol bol ter 
dökebilmek lâzımdır. Ne mutlu o ter dökebilme saadetine erişenlere. 

Sözlerimi bu makinelerin insan beyni ile kısa bir mukayesesi ile 
bitireyim: 

Makinelerin bazı işleri insan beynine nazaran çok daha çabuk 
yapabilmelerine mukabil anlayış yani alış kapasiteleri büyük bir 
salonu doldurabilecek kadar büyük olanlarında bile tenevvü bakı¬ 
mından insan beyninden çok düşüktür. İnsan beyninin kendi kendisini 
kendi inisiyatifi ile tekemmül ettirmesine mukabil makine yapıldığı 
gibi kalmaktadır. Bununla beraber kendi kendisini tekemmül ettiren 
makine tasarlamak mümkündür. Fakat kanaatimce insan beyni ile 
makine arasındaki asıl fark, insan beyninin estetik mahiyette müessir¬ 
leri alıp onlar üzerinde işleyebilmesi ve yine estetik mahiyette olan 
kararlar verebilmesine, verilen bir işi yapıp yapmamak hususunda 
kendisini serbest hissetmesine mukabil makinede bu vasıfların benzer¬ 
lerinin yok oluşudur. Bu vasıfları karakterize eden husus hepsinin de 
bir belirsizlik unsuru ihtiva etmesi, bunların şaşmaz bir şekilde uyduk¬ 
ları kaidelerin mevcut olmayışıdır. Belirsizlik karakterini haiz olan 
insan dışı tabiat hâdiseleri mevcuttur. Bunlar atom içinde ceryan eden 
olaylardır. Bu itibarla nisbeten küçük sayıda atom içinde ccryan eden 
olaylar böyle makinelerin işleyişinde müessir hale getirilebilirse, 
makinelerin estetik bakımdan da insan beynine benzetileceği ümit 
edilebilecektir. Böyle bir makine, meselâ filân müzik parçasını güzel 
bulmadığını söyliyebileccktir. Fakat bu işin uzun yüzyıllar sonra bile 
ve belki de hiçbir zaman yapılamıyacağını zannediyorum. 




Arf : Afakin* düşünebilir mi ? 







ti 

•*-* 

ti 

c/> 














































Arf : Makine düşünebilir 


%(* 








































































































































o 




A ve B «e C dir A’nııı aklidir